Zamanın ruhuna dokunmak

Hayatın sanata öykündüğü mekanları tasarlama arzusu belki de dekorasyona yönelmenin birincil nedeni… İnsan-mekan ilişkisi, arkaik zamanlardan beri kültürün başlıca unsurlarından biri. Tıpkı insanların ruhları olduğu gibi mekanların da ruhu var mutlaka. Bu ruhun büyük ölçekte karşılığını bulduğu yer, maruz kalınanlar ve “iyi ki” dedirten yanlarıyla yaşadığımız kentler olsa gerek…

Bir mekan olarak kentte maruz kalınan pek çok unsurdan bir kaçış kimi zaman iç mekan tasarımı… Kimi zamansa kentin dokusunu ve ruhunu küçük ölçekte yeniden kurgulayan bir yaşam alanı… Efes’in yamaç evlerinde antik kentin ruhunun yinelenmesi ya da kadim kent Antakya’nın çok kültürlülüğünde Roma mozaiklerini izlemek gibi…

İşte bu duyumsama ile çıkılan yolun bir durağı dekorasyon tutkusu. Birbiri üzerine inşa edilen kültürleri katman katman ortaya çıkarmanın peşine düşmek ve önce, yolu arkeoloji ile buluşturmak… Taşa, toprağa, bir kültürün yaşamsal nesnelerine, mekanın tanıklığına ve belki de en isabetli tanımıyla “geçmiş zaman olur ki”ye temas etmek.

Toprakla örtülü kültürlerin izini sürdükçe başka yollar da su yüzüne çıkarıyor kimi zaman. Bir bavulla çıkılan yolculuklar, gidilen kentin, mekanın, kültürün izini süren yaşanmışlıkların (bir mobilya, heykel, resim, takı, fotoğraf, kartpostal vs) sığdırıldığı başka bavulları da beraberinde getiriyor.

Artık mekan içinde mekan yaratma zamanı gelmiş demek ki… Gözün ve belleğin sağduyusuyla aidiyet hissini pekiştirecek bir mekan yaratmanın izini sürüyoruz. Kentte maruz kaldıklarımızla olanaksızlaşan aidiyet duygusu… Bu duyguyu canlandırmak mekan-eşya ve eşya-insan ilişkisiyle doğrudan bağlantılı şüphesiz. Bir antik kentte rastlanan ve belleğe kazınan bir heykel başının kopyası, bir antikacıda dokunulan siyah beyaz fotoğraf, öyküsünü malzemesinin dokusuna yansıtan bir mobilya, Helen kültürünü anımsatan bir takı…

Fairytale koleksiyonu eserlere göz atmak ister misiniz?